Bastırılanın Sahnesi: Epstein Vakası Üzerine Psikanalitik ve Antropolojik Bir Okuma

Buse GÜLİN

Jeffrey Epstein, 2008 yılında Florida’da reşit olmayan bir kızla fuhuşa zorlama suçlamasıyla yargılandı ve tartışmalı bir savcılık anlaşması kapsamında federal kovuşturmadan muaf tutularak sınırlı bir hapis cezası aldı. Bu anlaşma yıllar boyunca hukuki ve etik açıdan ciddi eleştiriler aldı.

2019 yılında federal savcılar tarafından yeniden suçlandı; reşit olmayan kızların cinsel istismarı ve insan ticareti iddialarıyla tutuklandı. Aynı yıl New York’taki Metropolitan Correctional Center’da ölü bulundu.

Resmî kayıtlara göre ölüm nedeni intihardı; ancak cezaevi koşulları ve gözetim ihmallerine dair kamuoyunda yoğun tartışmalar yaşandı.

Epstein’la bağlantılı olarak Ghislaine Maxwell 2021 yılında federal mahkemede çocuk istismarı veinsan ticareti suçlarından hüküm giydi; 2022’de 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu hüküm, dosyanın yalnızca bireysel bir figürle sınırlı olmadığını; belirli bir suç yapısının yargısal olarak tespit edildiğini ortaya koydu. Takip eden yıllarda kamuya açılan dava belgeleri, uçuş kayıtları ve mahkeme dokümanları, sürecin etkisinin sona ermediğini; dosyanın kamusal hafızada ve hukuki artışmalarda yerini koruduğunu gösterdi. Günümüzde dahi tartışmalar, iddialar kapanmadı;yalnızca biçim değiştirdiler.

Ve burada mesele başlıyor.

Epstein dosyası yalnızca bir suç dosyası değildir.

O, bastırılmış olanın nasıl örgütlenebileceğine dair modern bir laboratuvardır.

Freud’a göre bastırma, kabul edilemez dürtülerin bilinçdışına itilmesidir. Ancak bastırılan ortadan kalkmaz; yalnızca yer değiştirir. Enerjisini başka biçimlerde geri çağırır. Toplumsal düzeyde de benzer bir mekanizma işler. Kabul edilemez olan, doğrudan görünmez; ama kapalı ve ayrıcalıklı alanlarda kendine bir sahne kurar.

Epstein’ın kurduğu ağ -yargı süreçleriyle sabit olan kısmı itibarıyla – yalnızca bireysel bir sapma değil,yargısal olarak ortaya konmuş bir suç yapısıdır. Kamuya yansıyan mahkeme kayıtları ve soruşturma belgeleri, finans dünyası, siyaset, akademi ve kültürel elit çevrelerle temasların varlığını göstermiştir. Bu temaslar, her bir bağlantının suç isnadı anlamına geldiği şeklinde okunmamalıdır; ancak ağın sosyal sermayesinin sıradan bir marjinallikten çok daha geniş bir statü alanına yaslandığını ortaya koymaktadır.

Bu durum, bastırılmış olanın yalnızca bireysel bir eğilim değil; güç ve prestijle temas ettiğinde, yüksek statüalanına yerleşerek süreklilik kazanabilen bir suç yapısına dönüşebildiğini düşündürür. Bastırılan dürtü,yüksek statüyle temas ettiğinde yalnızca gizlenmez; aynı zamanda görünmezlik zırhı kazanabilir. Bastırılan dürtü, benzerini bulduğunda cesaret kazanır. Yalnızlık dağıldığında, normalleşme başlar.

Goffman’ın yüz teorisi burada berraklaşır. Toplumsal hayat bir sahnedir. Ön sahnede saygınlık, kontrol ve normlara uygunluk sergilenir; arka sahnede bastırılmış olan daha serbesttir. Epstein vakasında ön sahnedeki saygınlık ile arka sahnedeki suç arasındaki kopukluk çarpıcıdır. Finans çevrelerinde, akademik ortamlarda ve elit ağlarda dolaşan bir yüz; kapalı alanlarda bambaşka bir gerçeklik üretmiştir. Bu yalnızca ikiyüzlülük değildir; bu, yüz yönetiminin ustaca kurgulanmış hâlidir.

Schechner’ın performans anlayışı tabloyu derinleştirir. Performans yalnızca tiyatro değildir; gündelik hayatın kendisidir. Roller tekrar edildikçe kimlik üretilir. Saygın iş insanı performansı. Hayırseverlik performansı. Entelektüel çevreye entegre olma performansı. Bu tekrarlar, gerçeğin önüne bir dekor kurar.

Sahne iyi kurulmuşsa, seyirci dekoru gerçek sanabilir.

Victor Turner’ın “social drama” modeli ise kırılma anını açıklar. Önce ihlal vardır. Ardından kriz görünürhâle gelir. Sonra onarım girişimi başlar. Ve en sonunda ya yeniden bütünleşme ya da ayrışma yaşanır. Epstein dosyasında ihlal uzun süre görünmez kalmış, kriz federal soruşturmayla görünürleşmiş, onarım yargı süreciyle işletilmiştir. Ancak toplumsal yüzleşmenin tamamlanıp tamamlanmadığı sorusu hâlâ açıktır. Sistem kendini dönüştürdü mü, yoksa yalnızca yüzünü mü yeniden düzenledi? Freud’un söylediği gibi bastırılan geri döner ama geri dönüş her zaman bir itirafla olmaz; bazen bir çöküşle olur.

Bu dosya yalnızca bireysel bir suç hikâyesi değildir. Bastırılmış olanın kolektif bir alanda nasıl örgütlenebildiğinin örneğidir.

Ve belki de en rahatsız edici sorular hâlâ şunlardır:

Toplum hangi dürtüleri bastırıyor?

Ve o bastırılanlar, hangi arka sahnelerde yeniden sahneleniyor?