Kemal ASLAN
Bundan 21 yıl önce bugün babam ölmüştü. 49 yaşındaydım o zaman; babam ise 72. Babamın bu dünyadan ayrıldığı yaşa neredeyse ulaştım. Ertuğrul Özkök, hep babasının öldüğü yaşı geçip geçmeyeceğini sorgulardı yazılarında. Ondan mı aklıma yerleşti benim de? O yaş bir çıta. O çıtayı kardeşlerim arasında ilk aşan ben olacak mıyım? Bilmiyorum. Gelecek günler ne getirir bilinmez ama hedefim 15 yıl daha yaşamak. Kafamda yapmak istediklerimi gerçekleştirmek. Daha yazacak kitaplarım, çalışmalarım var. Bunların ne kadarını gerçekleştireceğim? Cemal Süreya gibi daha “üstü kalsın” diyecek durumda değilim. Aslında eksiğiyle fazlasıyla kendini gerçekleştirenler arasında sayılırım. TRT’de çalışmak istiyordum oldu, akademik ortamda bulunmak istiyordum oldu. Şiir kitapları, mesleki kitaplar, güfteler yazmak istiyorum oldu. Hatta yazdığım sözler şarkı olsun istiyordum: oldu. İsteyip de yapamadığım şeyler var ama yaptıklarımdan memnunun. Binlerce öğrencinin hayatına dokundum son 30 yıldır çalıştığım akademik ortamda. Babam bunların bir kısmını göremedi. Onun yaşadığı dönemde 6-7 kitabım yayınlanmıştı. Yüksek Lisansımı doktoramı tamamlamamıştım. Şarkı sözlerim bestelenmemişti. Bir oğul olarak bunları görsün, bilsin isterdim. Her erkek öncelikle babasına kanıtlamak isterkendisini. Çünkü babalar erkek çocuklarını daha sert ortamda yetiştirirler. Babam küçüklüğümde bana “kaldırım mühendisi bile olamazsın”, derdi. Benim ne kadar çalışkan olduğumu, derslerimde başarılı olduğumu bilirdi. Ama o kadar da “inatçı, dediğim dedikçi” yanımı da… Babalar ters motivasyon uygularlar erkek çocuklarına. O da bana öyle yaptı. Türkiye’nin pedagoji bilmediği yıllardı.
Hayatı kendisi gibi küçük yaşta öğrenmem için ilkokul üçüncü sınıftan itibaren her yaz yanında çalıştırdı. Çırağıydım babamın; ondan öğrendim mobilya-cila lake işlerini. Bu işin ilk adımı zımpara yapmaktı. O günlerden kalmadır parmak uçlarımdaki nasırlar. Su zımparasını da gazlı zımparayı da babamdan öğrendim. Adım adım kalfalık ve ustalık aşamalarına geldim. Bu işin son aşaması tabanca atmak yani püskürtme yoluyla mobilyaların boyanmasıdır. Onu da öğrenmiştim. O, hep kolumuzda bir altın bilezik olmasını istedi. Kardeşlerim Engin ve Asım da bu yoldan geçti.
Dükkânda “Kazım Usta”, evde “baba” derdim. Bazen onu kızdırmak için evde de “usta” diye seslenirdim. Evle işyeri arasındaki ayrımı ortadan kaldırmama tepkisini kaşlarını çatarak gösterirdi. Pek öyle bağırmazdı, bizlerle yüz göz olmazdı. Ama kaşlarını çatınca çehresi birden sertleşirdi. Ela gözlü, sarı seyrek kaşlı, beyaztenli, orta boylu, kiloluydu babam. Yüzü kilosundan dolayı yuvarlaktı. Oysa gençlik resimlerinde tığ gibi delikanlıymış babam. Yemeyi, içmeyi sevdiğinden zamanla kilo almış.

Babamı ilk kez üç yaşındayken gördüğümü hatırlıyorum. Askerden izinli gelmişti, ben Dolapdere’de madamın üç katlı evindeki tek gözlü odada oynuyordum tek başıma. Askerden izinli gelmişti, zayıftı o zaman. Bana gülerek annemi sormuştu: Ben de “yok” demiştim. Gülmüştü bana. Yerde oturduğumdan ne kadar da uzun boylu gelmişti bana babam. Güzel gülerdi babam. Askere gittiğinde çok ağlamışım bana “baban yoğurt almaya gitti” demişler. O zamanlar yoğurdu çok sevdiğimden ben de susmuşum. Çocukları kandırmak ne kadar da kolaymış o zamanlar. Ben şimdilerde de çabuk kanıyorum ama gerçeği sonradan hemen fark ediyorum. Yalan söyleyenlerden hızla uzaklaşıyorum.
Çok güzel söylerdi adımı “Kemal” diye. Kızdığı zaman son heceyi uzun vurgulayarak söylerdi. Her çocuk gibi ben de ne zaman, neye kızdığını ses tonundan anlardım. Babalar erkek çocuklarını uzaktan da olsa hep izlerler. Kendilerinden bir parça bulurlar.

Babam 1930’ların başında doğmuş. Adalıydı. Rumca, İtalyanca bilirdi. Çok akıcı biçimde Rumca konuşurdu. Ben ona hiç benzemedim. Birkaç küfür, aşk sözleri ve ona kadar sayma dışında Rumca öğrenemedim. O, çok akıcı Rumca konuşurdu. Zaten ortağı Aleko usta da Rumdu.
İstanbul’a ilk geldiğinde 18 yaşındaymış. Demokrat Parti’nin iktidara geçtiği çok partili dönemin başladığı yıllar. Babam doğrudan siyasetle ilgilenmezdi. Seçim zamanı oy verirdi. Annem gibi o da Menderes’i severdi. Sonra Demirel’i sevdiler. 1970’lerde bizimde etkimizle Karaoğlan’ı 1980’lerde Özal’ı…
Yörük’tü babam. Kütahya Emet’ten 1830’larda Haydar dedemiz Rodos’a görevli gönderilmiş öğretmen olarak. Sonra yerleşmişler ailenin bir kısmı Kâzimler bir kısmı da bağ ve bağcılıkla uğraştığından olacak Üzümcü ve Üzümcügil soyadını almış. Dedem Rodos’ta elektrik teknisyeniymiş. Ninem babam üç yaşındayken ölmüş. Sonra üvey anne gelmiş ve iki ablasıyla birlikte zor zamanlar yaşamış babamlar. İkinci Dünya Savaşı başladığında 7 yaşındaymış babam. Sonra İtalyanlar, Almanlar adayı işgal etmiş. O ilkokul üçüncü sınıftan ayrılmak zorunda kalmış. Evin geçimine çalışarak katkıda bulunmuş. Ayakkabı boyacılığı da yapmış. Zeki adamdı babam.. Annemin tersine okuma-yazması vardı. Eğitime önem verirdi, bizi okumamız için hep desteklerdi. Yakın akrabalara gittiğimizde bana derslerimle ilgili sorular sorarlardı bunları yanıtlamamdan hoşnut olurdu. Benim okumayı çok sevdiğimi bilirdi. Hasta olduğum günlerde bile okula gidemediğimden ağlardım. Beni teselli ederdi.

Babamın Rodos’tan ayrılması kendi söylemese de travmatik bir olaya dayanıyor bence. Her şeyi geride bırakıp ana vatana gelmesi bir tercih, bir seçim ama geride bir dram var bence. Bize zaman zaman aile tarihini anlatırdı sözel olarak. O zamanlar televizyon yoktu; radyo popülerdi. Radyo tiyatrosu olmadığı zamanlarda o yaşadığı zor koşulları bizimle paylaşırdı. Sözlü kültürün taşıyıcısıydı babam. Bazen masal da anlattığı olurdu.
Meğer Rodos’ta Akengin amcamı da bindirdiği bisiklet ile kaza geçirmişler ve amcam zamanında hastaneye götürülmediğinden kangrenden ölmüş. Sanırım o zaman on- on bir yaşlarındaymış amcam. Dedem bu olaydan dolayı babamı suçlamış. O da dedemle tartışıp terk etmiş Rodos’u. Üç arkadaşıyla sandalla dört buçuk beş saatte kürek çekerek gelmişler Fethiye’ye. Sorgulamalardan sonra Türk vatandaşlığına geçmiş ve dönemin kaymakamı ona “aslan gibi çocuksun soyadın da Aslan olsun”, demiş o günden sonra soyadımız Aslan olmuş.
Rodos’ta babam fırında kalfalık yapıyormuş. İstanbul’a gelince Dolapdere’de Rum kökenli İspiro ustanın yanında mobilya-lake işlerinde çırak olarak başlamış. İyi gözlemlemiş iş sürecini. Bir gün ustabaşı Aleko usta hastalanınca tabanca atacak (püskürtmeli olarak mobilyaları boyamak) kimse kalmadığından İspiro usta “sen yapabilir misin” demiş. O da “tabii” demiş. Böylece ustalık statüsüne geçmiş. O,1950’li yıllarda İstanbul’daki mobilya-cila işlerinde bilinen ilk Türk ustalardan biridir babam. Sonra Siemens’e geçmiş ustabaşı olarak ayda 500 lira alıyormuş. Babamın deyişiyle o dönemde mebuslar bile bu parayı maaş olarak alamıyormuş.
Askere gittikten sonra kendi başına çalışmaya karar vermiş ve Yenişehir’de Kurtuldu sokakta Yorga Bacanos’a ait dükkânda Öz Lake İş’i açmış. Türkiye’nin nisbi özgürlük ortamına geçtiği dönem. 1960’ların hemen başı. İşçilikten esnaflığa geçiş… Emeğiyle biriktirdikleriyle yeni bir yaşama geçiş.
Büyük mobilya satış mağaza sahiplerine iş yapan ustaydı babam. Kral Mobilya, As Mobilya ve Kapalı Çarşı esnafları… Sonra 1970’lerde seri mobilya üretimi yapan Mitakos, pikaplı- radyo Grunding… Hatırladığım çalıştığı markalardı. Yeşilçam’ın ünlü yönetmenleri ve sanatçıları ile dönemin ünlü doktorlarının mobilyalarını da babam boyamıştı. Sonra mağazacılık sektörüne yöneldi Mudo gibi mağazaların iç ve dış boyamaları, dekorasyon işlerini yürüttü. İzmir Konak’ta ilk büyük alış-veriş mağazası YKM’nin dekorasyon işlerini babam ve ekibi yapmıştı. Yeterince sermayesi olmadığından ve işler senetlerle yürütüldüğünden o dönemde yeterince kar edemiyordu. Elindeki senetleri kırdırıyordu, işçilerin maaşlarını, nalbura olan malzeme borçlarını ödemek için.
Türkiye’nin zor yıllarını bir esnaf olarak o da yaşamıştı. Çareyi alan değiştirerek bulmuştu. Migros’un mobilya dekorasyon işlerine yönelmişti. Mesleğinde bilinen, tanınan bir adamdı babam. Ağız alışkanlığı olacak “Kâzım usta” derdim bazen onu kızdırmak için söylediğimi sanırdı. O da beni kızdırmaya çalışırdı. Hayata farklı açılardan bakardık. O, her zaman görüşlerimi dile getirmem için beni teşvik etti. Benim ne diyeceğimi merak ettiği için olmadık fikirleri savunurdu. O, bir erkeğin erkek olmasının ilk adımının babasıyla tartışmaktan geçtiğini bilirdi. Bizim hallerimizi, gelişme sürecimizi çok iyi takip ederdi, iyi gözlemciydi ama bunu hissettirmezdi. Bir keresinde kardeşim Engin erkenden yatmıştı. İşten eve geldiğinde Engin’in sofrada olmadığını görünce anneme sordu o da “yorgun, uyuyor” dedi. Hemen Engin’in yanına gidip “ne oldu oğlum, ne var? Ne oldu ” dedi. Ondan anneannemin ilaçlarını içtiğini öğrenince hemen acil servise götürdü Engin’i. Babam uyanık almasa belki de Engin bugün hayatta olamazdı.
Hayat adamıydı babam; görmüş, geçirmiş, insan hallerinden anlayan. Ben ilkokulu bitirdiğimde Giritli Raşit eniştemle birlikte Çiçek Pasajına götürmüştü 1967’de. İlk biramı onun yanında içmiştim. Bizim sigara içmemizi istemezdi. Sigaranın kötü bir alışkanlık olduğunu bilirdi. Gerçi kendisi ölümünden son on yıl öncesine kadar sürekli sigara içerdi. Günde en az bir paket. Sabahları ciğerleri delinmişçesine öksürür ve balgam çıkarırdı. Mobilyalarda kullanılan boyalar ve polyester de ciğerlerini sigara ile birlikte etkilemiş.
O zamanlar bunun farkında değildik. Yaşamanın son dört ayında akciğer kanseri olduğunu öğrendik. Hiç unutmam 29 Ağustos’tu patolog olan kardeşim Asım hepimizi telefonla aramış bizimle görüşmek istediğini söylememişti. Ben ne acaba diye merak etmiştim. Mesleki alışkanlık olacak hemen söze girdi “Babam akciğer kanseri. Dördüncü evre. Yaklaşık dört ya da altı ay ömrü var.” dedi. Ortam bu kesti. Konuşamadık. Sonra ne yapabiliriz? Ne lazım diye konuştuk. O zamanlar TRT’de çalışıyordum. Aralık ayında 20 gün izin aldım. Çalıştığım dönemlerde yılbaşını ailemle kutlamayı sevdiğimden böyle bir alışkanlık olmuştu bendi. Bu kez babamla son günlerimizi birlikte geçirmek için almıştım izni. Kardeşlerim de birlikte babamların Taşhan caddesindeki evinde kalıyorduk. Bazen de o zamanlar oturduğum Ataköy’deki TRT lojmanlarına da geliyordum.
Babam 80 kilodan 36 kiloya kadar düşmüştü. Bacakları, gövdesi incelmişti. Biz iki koluna girerek onu tuvalete götürüyorduk. Gözümüzün önünde babam eriyordu. Kardeşim Asım, babamın daha az çekmesi için gerekli ilaçları veriyordu. Uzun uzun uyuyordu, Zaman zaman gördüğü rüyaların etkisiyle gülüyordu babam. Ertesi gün sorardım “ne gördün rüyandababa” diye. O da “küçük çocuklar vardı etrafımda onlarla oynuyordum” derdi. Çocukluğu oldukça zor geçtiğinden belki ilaçların etkisiyle çocuklarla oynamak belki de kendi çocukluğuna dönmek ona iyi geliyordu. Uyurken bazen elini ağzına getirir sanki bir şey yiyormuş gibi yapardı. Yemeyi, içmeyi, gezmeyi, tozmayı, severdi babam. Gittiği ortama hemen uyum sağlardı. Tatil yerlerinde insanlarla sohbet eder hemen yakınlık kurardı. Eğlenceli ortamlarda dans etmeyi, çiftetelli oynamayı da severdi. Hala gözümün önüne olduğu yerde iki elini açarak titreyerek oynadığı oyun geliyor. Oldukça zor bir hareket bugün bile ben yapamam, Kardeşlerimin de yapacağını sanmam. Kederli şarkı ve türküleri de severdi babam. İçince daha güzel olur, yüzündeki o sert hava gider yumuşardı. Onu yatakta kendinden geçmiş halde izlerken aklıma yaşadığımız farklı olaylar gelirdi. Şimdi de geliyor.
Ne biz babama hastalığını söyledik ne de o bize sordu. Sadece idrarını yapmak için takılan sondanın çıkmayacağını öğrenince durumunun ciddi olduğunu anladı. Bize hiçbir şey demedi, sormadı da. Ölümü bir şövalye gibi karşıladı. Acılar içinde kıvransa da bunu bize hiç yansıtmadı. Sadece ölmeden bir hafta önce “ben ölürsem beni nereye gömeceksiniz” diye sordu. Buz gibi bir hava esti. Ben babamın ölmesi durumunda Yeni Bosna’daki mezarlığa gömülmesi taraftarıydım. Zira babamın dünürü, kardeşimin kayınpederi Sabri ağabeyin mezarı da oradaydı. Birkaç dakika süren sessizlikten sonra “ Olur mu öyle hiç öyle şey Allah sana uzun ömür versin baba” dedik hep bir ağızdan. Hastalığı boyunca bir tek ölüm sözcüğü o zaman geçti aramızda. O daha sonra bir daha ne hastalığı ile ilgili konuştu ne de ölümle ilgili tek söz etti. Gizli bir anlaşma vardı sanki aramızda: Durumun ne olduğu biliniyor ama konuşulmuyordu.
Biz babamın hayata bağlanması için sürekli onunla uyanık olduğu zamanlarda sohbet ediyorduk. O sıralarda kardeşimin kızı Bihter’in de Fransa’dan gelmesi söz konusuydu. Ona hep bunu hatırlatıyorduk. O da Bihter’in gelişini bekledi. Onu görünce gözlerini açtı, sevindi, gülümsedi. Meğer son 15 gündür akciğerinin bir lobu sönmüş tekiyle idare ediyormuş. Kardeşim Asım, “bu, çok az rastlanılan ender bir durum” dedi. O zamanlar ailemizin de çocuğu gibi gördüğü Orhan da yaşıyordu. O da gelmişti bizim eve. Sabaha kadar babamın yattığı koltuğun karşısındaki çek-yatta ben, Engin, Orhan sırtımız duvara yaslı biçimde gözlerimiz zaman zaman kapalı biçimde babamın başında bekliyorduk. Son zamanlarda zor nefes aldığından tüple oksijen desteği sağlayan cihaz kullanıyordu. 28 Aralık gecesi saat 04.00 sırasında oksijen tüpünün bittiğini fark ettim. Birden “eyvah tüp bitmiş” dedim. O sırda babama baktım nefes alıyordu. Benim yeni bir tüp bulma telaşıma kaşlarını kaldırarak “gerek yok” işareti” yaptı. Son bir aydır yatıyordu, uyuşturucu ilaçların etkisi altındaydı. Son yolculuğuna çıkma vaktinin geldiğinin farkındaydı. Bizim yapacak bir şeyimiz olmadığını kaşlarını yukarı kaldırarak ifade etmişti. Sonra birden “puf” diye küçük bir ses çıktı gecenin sessizliğini bozan. Onun son nefesi olduğunu sonradan anladım. O küçücük nefesle hayata veda etti babam. Sonra biz yanına gittik. Baktık gözleri açıktı. Kardeşim Engin gözlerini kapattı, sonra o ve ben alnından, yanaklarından öptük. Teni sıcaktı hala. Ölümün sessizliği çöktü içimize. Sabah olmasını bekledik cenaze işlemleri için. Eve saat ona doğru geldiğimizde bedeni soğumuştu, hareketsiz duruyordu babam. Ama ölümün güzelliği sinmişti yüzüne. Hafif sararmıştı yüzü ve bedeni. Yeniden öptük. Rodos’ta başlayan macerası İstanbul’da son bulmuştu babamın. Geride bizler kalmıştık bu yolculuğu ne zaman tamamlayacağımızı bilmeyen. Birileri de belki bizi yazacaktı. Ya da öldü dediklerinde birileri algıladıkları bizi anlatacaklardı. Hayat böyle bir şey. Oysa ne kadar çok anlatacak yazacak şey var babam ve ustam. Ne Türkiye senin bildiğin gibi ne insanlar ne esnaf. Her şey o kadar değişti ki. Hayat bile farklılaştı. Keşke sana hallarımızı anlatan mektup yazsaydım eline ulaşamayacağını bile bile.
